Doğadan Bilinmeyen Tasarim Mucizeleri
Tasarım Nedir?

Birçok kişi çocukların oynadığı yap-boz oyununu bilir. Yap-bozdaki bir resmin tümünü görmenizin iki şartı vardır: Bütün parçaları kullanmak ve parçaların hepsinin doğru yerde olması. Tek bir parçadaki eksiklik ya da hatalı kullanım halinde başarılı olamazsınız.

Yap-boz oyunları, tasarımların doğasını en iyi anlatan örneklerden biridir. Tasarımların temelinde de yap-boz oyunundaki gibi parçaları bir amaca yönelik olarak biraraya getirmek vardır.

Uçaklar, bilgisayarlar, köprüler ve kuleler, gördüğümüz her yapı birer tasarımdır. Bunların hepsinde de bütünü oluşturan birtakım parçalar kullanılmış, parçaların nasıl biraraya getirilerek tamamlanacağına dair planlamalar yapılmıştır.

Tasarım denince insanların aklına genellikle birçok parçanın birleşmesinden oluşan malzemeler gelir. Örneğin bir saat, vidalardan, dişlilerden, akrep ve yelkovandan oluşur. Bunun tasarlanmış bir eşya olduğunu her insan kabul eder. Bu kabul, aynı zamanda bu saati tasarlayan bir tasarımcı olduğunun da kabul edilmesi anlamına gelir.

Tasarımları genellikle mekanik objelerde rahatlıkla gözlemleriz. Oysa etrafımızda yapay olmayan doğal tasarımlar da oldukça fazladır. Denizin derinliklerinde solunum derdi çekmeden, basınçtan etkilenmeden, yol almanızı sağlayan bir denizaltı nasıl bir tasarım ise balık da bir tasarımdır. Yüzerken sudaki erimiş haldeki oksijeni kullanmasına imkan sağlayan solunum sistemi, suyun içinde yukarı aşağı hareket imkanı tanıyan hava kesesi, ilerlemesini sağlayan yüzgeçleri ve suyun içindeki titreşimleri algılamasını sağlayan özel duyu sistemi de bunun birer kanıtıdır.

Doğadaki Tasarımlar Evrim Teorisini Geçersiz Kılıyor

Doğada da birçok tasarım olmasına rağmen bunlar bizim yaptığımız tasarımlarla çeşitli farklılıklar gösterirler. Bu farklar tasarımlara "tasarım olma" özelliğini kazandıran niteliklerden çok tasarımın ortaya çıkış şekli ile ilgilidir. Bizlerin tasarım yaparken sık sık kullandığımız "bilgi aktarımı" denen olayın doğada olmadığı görülür. Bir mühendis bir denizaltının suya dalıp çıkması için gerekli bilgileri bir başka mühendise aktararak başarılı bir tasarım oluşturabilir. Ancak böyle bir şey hayvanlar için geçerli değildir. Kurak bir iklimdeki kertenkelenin, suda yaşamak için solungaç tipi solunumun gerektiğini bilmesi, sonrasında bunu nasıl geliştirmesi gerektiğini bir başka kertenkeleye aktarması gibi bir masalın gerçekleşmesi imkansızdır.

Bizler tasarımlarımızı değişik modeller yaparak ya da çeşitli denemelerde bulunarak mükemmelleştirebiliriz. Çünkü insan yapısı bir tasarımın üzerinde defalarca değişiklik yapmak mümkündür. Ama söz konusu olan bir canlı ise bu imkansız hale gelir. Canlılardaki sistem ve organların çoğu, çok sayıda bağımsız parçanın birarada çalışmasıyla işlev görür. Bu parçaların tek biri bile olmasa ya da sakat olsa, organ hiçbir işe yaramaz. Bunu anlamak için canlılığın temel birimi olarak kabul edilen hücre hakkında biraz bilgi sahibi olunması yeterlidir:

"Vücudunuzdaki her hücre saniyede ortalama 2000 protein oluşturmaktadır. Her saniye, her hücrede ve hiç aralık verilmeksizin. Hücreler bunu öylesine mütevazı bir tavırla yapmaktadırlar ki biz bunca faaliyeti hiç ama hiç hissetmeyiz. Protein yüzlerce amino asitin biraraya gelerek oluşturduğu bir dizidir ve amino asitlerde yaklaşık on milyon atomdan oluşan beş yüz kadar amino asiti seçip bunları önceden seçilmiş olan dizilerde organize ediyor, biraraya getiriyor her bir dizinin spesifik bir şekilde kıvrılıp kıvrılmadığını kontrol ediyor ve daha sonra her bir proteini her nasılsa bu özel proteine ihtiyaç duyduğunun işaretini veren belli bir alana, bazılarını hücre içine, bazılarını hücre dışına gönderiyor. Bu işlem her saniye, her hücrede tekrarlanıyor. Bedenimiz yaşayan bir mucizedir."

Hücrenin bu işleyişi bir saatin işleyişinden çok daha karmaşıktır. Bu karmaşık yapı, hücrenin kökeni konusunu bilim dünyasında önemli bir gündem maddesi yapmıştır: Yeryüzünde hayat nasıl başlamıştır ve bu kadar çeşitli ve bu kadar kompleks yapılı canlılar nasıl var olmuşlardır?

Bu soruya verilen cevap 19. yüzyılda Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı kitabıyla duyurduğu evrimleşme sürecidir. Bugün bu fikri savunanlara göre canlıların genlerinde tesadüfi kopmalar, yer değiştirmeler ve kaymalar olmuştur. Mutasyon olarak adlandırılan bu değişikliklerden faydalı olanlar da gelecek nesillere aktarılmış ve yeryüzündeki tüm canlılar bugünkü hallerine böyle gelmişlerdir. İlginç olan ise, bugüne kadar hiçbir canlının genetik bilgisini geliştiren bir mutasyon gözlemlenmemiş olmasıdır. Bilinen mutasyon örneklerinin hemen hepsi canlıları sakat ya da hasta bırakır, diğerleri ise etkisizdir. Dolayısıyla canlıların mutasyon yoluyla gelişebileceklerini düşünmek, bir insan topluluğuna rastgele ateş açarak, eskisinden daha sağlıklı, daha gelişmiş bireyler elde etmeyi beklemek kadar saçmadır. (Harun Yahya, Doğadaki Tasarım)

Evrim teorisini geçersiz kılan nedenlerden biri de "indirgenemez komplekslik" denen kavramdır. Anlamı şudur: Canlılardaki sistem ve organların çoğu, çok sayıda bağımsız parçanın birarada çalışmasıyla işlev görür. Bu parçaların tek biri bile olmasa ya da sakat olsa, organ hiçbir işe yaramaz.

Tesadüfler Karmaşık ve Düzenli Sistemler Oluşturamaz

Evrimcilere göre canlılardaki değişim sürecini gerçekleştiren mekanizmalarda -özellikle mutasyonda- tetikleyici rol ihtimal faktörüne aittir. Yani canlıların genetik yapılarında tamamen tesadüfi nedenlerle değişiklikler olmakta, bunlardan gelişmeye yönelik olanlar bir sonraki nesile aktarılmaktadır.

Paris Üni. Tıp Fak. Bölüm başkanlarından Dr. Merle d'Aubigne evrimcilerin hayatın başlangıcı ve mutasyonlarla ilgili iddialarına şöyle karşılık verir: "Kişisel olarak ben, hayat şartlarındaki değişikliklere bağlı olarak gerçekleşen mutasyonun beynin, ciğerlerin, kalbin, böbreklerin hatta eklem ve kasların karmaşık ve rasyonel düzenini açıklayabileceği fikrini tatmin edici bulmuyorum. Akıl sahibi ya da düzenleyici bir güç olduğu fikrinden nasıl kaçınılabilir ki?"

Şimdi hücre hakkında edindiğimiz kısa bilgiyi göz önüne alıp şu soruyu soralım: Bazılarının yaşamın en basit formu olarak nitelendirdiği hücre iddia edildiği gibi tesadüfen oluşmuş olabilir mi? Hücre biyolojisi konusunda uzman olan Profesör Roger J. Gautheret (Paris Bilimler Akademisi'nin başkanlarından) bu soruyu şöyle cevaplar: "Hayat hücre organizasyonuna bağlıdır. Bir hücre çok sayıda değişik enzim içermektedir ve tek bir enzimin yokluğu dahi bütün oluşumun önünü kesebilir. Böyle bir sistemin şans eseri ortaya çıkmış olması neredeyse imkansızdır ve bu sistemin ortaya çıkmasındaki faktör eğer şans değilse başka bir şey olmalıdır."

Tek bir hücrenin bir dizi tesadüfi değişikliklerle ortaya çıkacağına inanmak, havaya atılan yap-boz parçalarının masa üzerinde tam bir resim oluşturabileceğine inanmaktan farklı değildir. Kaldı ki bir hücreyi oluşturan parçaların sayısı, herhangi bir yap-boz oyunundaki parçalardan kıyas kabul etmeyecek kadar fazladır. Üstelik bir yap-bozun parçaları bir kez yere düşünce niteliklerini kaybetmezler tekrar tekrar kullanabilirsiniz. Profesör Gautheret'nin de dediği gibi hücredeki enzimlerden birindeki eksiklik evrim geçirmesi gereken ilk hücreyi tamamen ortadan kaldıracaktır. 1977 Nobel kimya ödülü sahibi profesör Ilya Prigogine, "Hayatın başlangıcına dair klasik görüşte karşı karşıya kalınan temel zorluk, canlı varlıklarda bulduğumuz karmaşık düzenin kesinlikle 'ihtimal-dışı' olmasıdır" diyerek evrimin daha başlangıç aşamasında kilitlendiğini ifade etmektedir.

Yeryüzü Darwin'in evrim teorisini yıkan canlılardaki mükemmel tasarım örnekleri ile doludur. Üstelik canlılardaki sistemler yalnızca bir balığın yüzgeci ya da insanın kalbi ile sınırlı değildir. Bir virüsün bedeninden, kıyıları dolaşan okyanus akıntılarına kadar hemen her yerde üstün bir plan ve ahenge şahit olursunuz. Çünkü bir bütün olarak doğanın kendisi başlı başına bir tasarımdır. Bu tasarımı üstün bilgi sahibi olan Allah yaratmıştır.Allah bu kusursuz yaratma gücünü ve sanatını, bir Kuran ayetinde şöyle bildirmiştir:

"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim'dir." (Haşr Suresi, 24)

İndirgenemez Kompleksliğe Bir Örnek:

Istakozun Gözü: Canlılar dünyasında birbirinden çok farklı göz tipleri vardır. Örneğin omurgalılara has olan "kamera tipi göz" yapısı ışığın kırılması prensibiyle çalışır. Dışarıdan gelen ışık, gözün ön kısmındaki mercekten kırılarak geçer ve bu sayede gözün arka kısmında odaklanır.

Ancak bazı canlıların gözlerinin tasarımı, çok daha farklı sistemlerle işler. Bunlardan biri, ıstakozun gözünde vardır. Istakoz gözü, "kırılma" değil, "yansıma" prensibiyle çalışır.

Istakoz gözünün ilk dikkat çeken özelliği, yüzeyinin çok sayıda kareden oluşmasıdır. Bu kareler, son derece düzgündür. Amerikalı biyolog Hartline, Science dergisindeki bir makalesinde şöyle der:
"Istakoz bugüne kadar gördüğüm en dikdörtgene benzemez canlıdır. Ama mikroskop altında, ıstakozun gözü kusursuz bir grafik kağıdına benzemektedir."

Istakoz gözü üzerindeki bu düzgün kareler, aslında birer kare prizmanın ön yüzeyidir. İşin daha da ilginç yanı ise, ıstakoz gözündeki bu kare prizmaların her birinin iç yüzeyinin "ayna" yapısında olmasıdır. Bu ayna benzeri yüzeyler ışığı kuvvetli biçimde yansıtır. Bu tasarımın en önemli noktası ise, bu ayna yüzeylerden yansıyan ışığın, daha arka taraftaki retina üzerine kusursuz bir biçimde odaklanmasıdır. Gözün içindeki bu prizmalar öyle bir açıyla yerleştirilmiştir ki, hepsi ışığı hatasız bir biçimde tek bir noktaya yansıtır.

Istakoz gözündeki bu tasarımın evrim teorisi adına çok büyük bir sorun oluşturduğu ise açıktır. Öncelikle, göz, "indirgenemez komplekslik" özelliğine sahiptir. Eğer bu gözün ön kısmındaki kare hücreler ve bu hücrelerin yansıtma özelliği olmasa veya arkadaki retina tabakası bulunmasa, göz hiçbir şekilde işlev görmeyecektir. Dolayısıyla ıstakoz gözünün "kademe kademe" oluştuğu ileri sürülemez. Bu denli mükemmel bir tasarımın bir anda tesadüfen oluştuğunu öne sürmek ise, tümüyle akıl dışıdır. Açıktır ki, Allah, ıstakozun gözünü bu mükemmel sistemiyle birlikte yaratmıştır.

Bu makale, Mercek Dergisi 29. sayı (Kasım 2003) 20. sayfada yayınlanmıştır.